24 Ocak 2024

“Dost’un Evi Gönüllerdir - Gönüller Yapmaya Geldim”

haber

“Dost’un Evi Gönüllerdir - Gönüller Yapmaya Geldim”

Koca Yunus’un “iki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise” derken kastettiği gönül, Batı dillerindeki karşılığı bir organ olan kalp ile ifade edemediğimiz, dostun (Çalap’ın) tahtı olan bir makamdır.

İyilik, hayırseverlik, gönüllülük

Gönüllülük literatürüne göre iyilik, hayırseverlik, bağışçılık, sponsorluk ve gönüllülük birbirinden ayrı kavramlardır. Gönüllülüğü, toplumsal sorumluluk anlayışıyla, herhangi bir karşılık beklemeden, ailesi ve yakın çevresindeki kişiler dışındaki insanların yaşam kalitesini artırmak amacıyla, bilgi, zaman, beceri, kaynak ve deneyimlerini tamamen özgür iradesiyle bir STK’nın amaçları doğrultusunda kullanmak olarak tanımlayabiliriz. Hatırımıza geldikçe veya ihtiyaç sahibi olduğunu gördüğümüz kişiler için arada bir yaptığımız küçük bireysel iyilikleri veya hayırseverlik faaliyetlerini gönüllülük kapsamında değerlendirmiyoruz. Üzerinde tam bir uzlaşma olmasa da gönüllük için bir STK ile birlikte çalışma, görevin tanımlanması ve en önemlisi süreklilik gerekiyor.

Volunteer gönüllü müdür?

Gönül, Türkçeden başka dillerde tam karşılığını bulamadığımız bir kelime. Bu yüzden olsa gerek, gönülden türettiğimiz gönüllülük kavramını, İngilizce ‘volunteerism’in karşılığı olarak zihnimde kodlamakta zorlanıyorum. Uzun yıllar STK ve gönüllülük dersleri veren bir akademisyen, çok sayıda dernek kurmuş bir profesyonel ve alanda bir çok proje yürüten ve dahil olan bir sivil toplumcu olmama rağmen, gönüllü kavramının volunteer kelimesinin tam karşılığı olarak kullandığımızı düşünmek beni bir nebze rahatsız ediyor. Tahmin edebileceğiniz gibi bu rahatsızlık, ait olduğumuz dil, kültür ve medeniyetin imbiğinden süzülüp gelerek çok derin anlamlar kazanan gönül kelimesinden türettiğimiz gönüllülük kavramının, batılı bir kavram ile tam olarak ifade edilemeyeceğini düşünmemden kaynaklanıyor.

Kalite standartları gereği gönüllü koordinatörünün “yazdığını yap, yaptığını yaz” mottosuyla eline sıkıştırdığı “to do list/checklist”in dışına çık(a)mayan, tanımlanan işleri sayarak yapan, otomatik pilota bağlanmış, gönüllülük çalışmalarını bir basamak olarak kullanmak isteyen, iş tecrübesi kazanmayı amaçlayan, boş zaman(!) değerlendiren, mesai/iş/proje bitse de gitsek diye düşünen bireyler, STK’ların tam aradığı gönüllü tipi olabilir. Peki bu işlerin “gönülden” yapıldığına ne kadar inanırsınız? Ya da profesyonel bir sivil toplumcunun buna inanması gerekiyor mu? Bu soruları sormaktan maksadım, gönüllülük ve sivil toplum konusunda zaten karışık olan kafaları biraz daha karıştırmak.

AB projesi kapsamındaki bir projeye dahil olan volunteer ile, yoksullara yardım ulaştıran bir vakfın faaliyetlerinde ‘gönlünde/içinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle’ gönülden çalışan, yaptığı işleri kaydetmeyen, mesai kavramını bilmeyen, yaptığı iyilikleri kimselerin görmesi istemeyen gönüllü aynı kişi olabilir mi?

Sırtındaki vakfın/derneğin yeleği ile yardım kolisi verirken selfie çektirip sosyal medyada paylaşan bir gönüllüyü (volunteer) kınayabilir misiniz? Tabii ki hayır. Yaptığını kayıt altına alıyor, kısaca yaptığını yazıyordur!

“İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir” diyerek kimselere görünmeden yoksulu gözeten, yetimi koruyup kollayan, yolda kalmışa (sığınmacıya, mülteciye) yardım eden, karşılıksız iyilikler yapan bir kişiye gönüllü diyebilir miyiz?

Bizde vakıf geleneği, batıdaki sivil toplum anlayışının ortaya çıkmasından neredeyse bin yıl öncesine dayanıyor. T.C. Vakıflar Genel Müdürlüğü logosuna bakarsanız, kuruluş tarihinin 1048 olduğunu görürsünüz. Yani Sultan Alpaslan’ın 1071’de Anadolu’yu fethetmesinden daha eski bir tarih. Bu uzun geçmişe rağmen sivil toplum karnemiz neden sürekli kırık notlarla dolu? Neden AB ilerleme raporlarında her yıl STK konusunda tavsiyeler alıyoruz? İnsan hakları alanında neden batı medyası ve kuruluşları sürekli Türkiye’yi eleştiriyor, hükümete parmak sallıyor?

Bunlar zor sorular olmakla birlikte, cevabı da bir o kadar basit aslında. Sivillik ve gönüllülük batıda ve bizde aynı anlama gelmiyor. Aynı kavramlarla düşünmüyoruz. Dünya ne kadar küreselleşmiş olsa da, Batı Batıdır, Türkiye Türkiye’dir. Batılıların Afrika’ya yardım götürmesi ile Türkiye’nin götürmesi aynı amaca hizmet etmiyor. Brüksel’in, Paris’in, Londra’nın, Tel Aviv’in, Washington’un hesapları her zaman/hatta çoğu zaman Ankara’ya uymaz. Uymasın da zaten. Oradaki ile buradaki insana, kadına, çocuğa, ahlaka, doğaya, çevreye bakış aynı değil. Bunu söylerken elbette halihazırdaki hayata bakışımız ve yaşayışımızın ideal standartlarda olduğunu iddia etmiyorum. Modernleşirken başka medeniyetlerden aldığımız değerleri yerli yerine oturtamamışız. Oturmamış. Kafa karışıklığımız, toplumsal kargaşamız, herkesin ve her şeyin hakkını tam teslim edemeyişimiz, bedenimizin burada, kafamızın orda bir yerlerde olmasından kaynaklanıyor olsa gerek.

İyilik mayamızda var

Doğu ile Batı arasında insana bakışta temel bir farklılık var. Batı insana özünde kötü olduğu, doğal halinde kötücül bir yapısı olduğu ön kabulü ile yaklaşır. Her şeyi materyalist yöntem ile açıklamak ister. Hobbes Kitab-ı Mukaddes’ten ödünç aldığı Leviathan isimli bir yaratıktan esinlenerek adını koyduğu yüce bir güce toplumsal sözleşmeyle iradelerini teslim ederek, birey olarak insanların ve toplumun bencillik ve kötülüklerinden kurtulabileceklerini söyler. Bizim inanışımız ise yaratıcının ona ruhundan üflediği ve ondan bir parça taşıdığını söyler. İnsan özünde kötü değildir. İrade sahibi olarak iyilik de kötülük de yapabilecek tiynete sahiptir. Sorumluluk ve iyilik üzere yaratılmıştır.

Ancak dünya üzerinde her zaman kötülükler iyiliklerden daha görünür oluyor. Yalan ve olumsuz haberler daha kolay yayılıyor. Biz iyiliği görünür kılma, kötülüğü güzellikle ortadan kaldırmakla mükellefiz. Unutmayalım ki iyilik de kötülük de bulaşıcıdır. Kötülüğün ve kötülerin iyiliği ve iyileri boğmasına izin vermemeliyiz.

Modern toplumda iyilik

Kapitalist ve materyalist bir iklimde, sürekli bencilliğin öğütlendiği bir çağda özümüzdeki diğerkamlığı nasıl koruyacağız? Başkaları için iyilik yapma erdemini nasıl sürekli canlı tutacağız? Bunun için önce iyilerle birlikte olmalıyız. İyi insanlarla ve kurumlarla çalışmamız gerekiyor. Geleneksel toplumda yanımızdaki yöremizdeki ihtiyaç sahiplerini kolayca görebilirken, modernleştikçe körleşmeye başladık. Şehirler kalabalıklaşıp, binalar yükseldikçe konu komşuyu tanıyamaz olduk. Yardıma ve şefkate ihtiyaç duyanlara ulaşmak için artık bireysel çabalarımız yetersiz kalmaya başladı. Tabii ki sosyal devletin bu insanlara sahip çıkmasını bekliyoruz. Ancak devletin de göremediği, bazen ulaşamadığı, elinin uzanamadığı durumlar ortaya çıkıyor. Burada sivil inisiyatifler kurum ve kuruluşlar devreye giriyor. Kimsenin kimseye minnet etmeyeceği bir toplumsal ortam huzur ve barış ortamı için, yardım ve dayanışma ağları insanları kuşatmaya çalışıyor.

Kime nasıl iyilik yapacağız?

Modern kent hayatında, mayamızdaki iyiliğin gereğini yerine getirmek üzere adım atabilmemiz için sivil örgütlenmeler önemli bir aracılık işlevi yerine getiriyor. Modern hayatta bireysel olarak gönüllüğü

sürdürülebilir kılmamız çok zor görünüyor. Öyleyse toplumsal sorumluluk anlayışımızın örtüştüğü bir STK ile birlikte çalışmak, “kime nasıl iyilik yapacağımız” konusunda bize rehberlik edecektir.

Gönül Dağı

Gönül dağı, bireysel olarak bizi dağlayan bir yarayı işaret ediyor olsa gerek. Yani son günlerin popüler Neşet Ertaş türküsündeki gönül dağı, Erciyes gibi bir dağ değil, bir gönül yarasıdır. Gönüllülük için işte böyle hesapsız kitapsız bir biçimde, gönlümüzü yaralayan sorunların çözümü için yola düşmeli veya yoldakilere omuz vermeliyiz. Dünyadaki bunca acı ve göz yaşının dinmesi için iyilik kervanına katılmamız, sorunların çözümü için çalışan sivil örgütler ile birlikte çalışmalıyız.

Ben bu derde ne(r)den düştüm?

Doktora tezimi 1998-2004 yılları arasında Almanya’daki STK’lar üzerine yaptım. 2012 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde göreve başladığımda, doktora tezimin bir kazanımı olarak Sivil Toplum ve Gönüllük derslerini başlattık. Üniversite yönetiminin ve bölümdeki hocalarımızın destekleriyle önce STK ve Sosyal Sorumluluk yüksek lisans programını, daha sonra ise Gönüllü Akademisi projesini hayata geçirdik. Gönüllülük alanında literatüre önemli katkılar sunan diğer yayın ve projeler ile önemli işlere imza atıldı. Şimdilerde İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü akademisyenleri Gençlik ve Spor Bakanlığı ile birlikte Türkiye Gönüllülük Araştırması projesini yürütüyor. Bölüm ve üniversite sivil toplum sektörüne önemli katkılar sunmayı sürdürüyor.

Kızılay gönüllüsüyüm

İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde yürüttüğümüz Gönüllü Akademisi kapsamında Türk Kızılay’ı ile birlikte ortak çalışmalar yürüttük. Kızılay yeleklerini giyerek, gerek kampüste, gerekse kampüs dışında yüzlerce genç ile kan bağışı kampanyaları yaptık. Pandemi sürecinde yüz yüze kampanyalar yapmak mümkün olmasa da, gençler çevrimiçi faaliyetlerini sürdürüyorlar. Türk Kızılay, ülke içinde ve dışında milyonlarca insana Türkiye’nin şefkat eliyle dokunmaya devam ediyor. Düzenli bir kan bağışçısı bir kişi olarak bu satırları okuyan herkese tavsiyem, en azından sürekli bir ihtiyaç olan kan bağışı konusunda daha duyarlı olmalarıdır.